21 Ocak 2010 Perşembe

"Demirel'den İnciler"


60’LI YILLAR… KIBRIS MESELESİ NEDENİYLE İNGİLTERE’YLE TÜRKİYE’NİN ARASI KÖTÜ. TAM DA BU SIRADA DEMİREL İNGİLTERE’YE ZİYARETE GİDİYOR. DÖNÜŞTE GAZETECİLERLE ARASINDA GEÇEN DİYALOG İSE ŞÖYLE:
-EFENDİM, NEDEN İNGİLİZ DIŞ İLİŞKİLER BAKANI’NIN ELİNİ SIKTINIZ?
-NERESİNİ SIKACAKTIM KARDEŞİM?



TÜRKİYE’NİN AVRUPA BİRLİĞİNE GİRMEK İÇİN TARİH ALMA KONUSUNU ŞU FIKRAYLA DEĞERLENDİRMİŞTİR:
"AVRUPA BİRLİĞİ'NE GİRMEK İSTEYENLER SINAVA ALINIYOR. BULGARİSTAN SINAVA GİRİYOR, 'ATOM BOMBASI NE ZAMAN ATILDI' DİYE SORULUYOR. '1945' DİYOR, 'GEÇTİN' DENİYOR.
DAHA SONRA ROMANYA SINAVA GİRİYOR. 'ATOM BOMBASI NEREYE ATILDI' DENİYOR, 'JAPONYA' DİYOR, 'SEN DE GEÇTİN' DENİYOR.

TÜRKİYE'YE SIRA GELİNCE 'ATOM BOMBASI ATILDIKTAN SONRA ÖLENLERİN İSİMLERİ, SOYADLARI, DOĞUM YERLERİ, MESLEKLERİNİ SÖYLE' DENİYOR.
ŞARTLAR NE KADAR AĞIR OLURSA OLSUN TÜRKİYE VE AVRUPA SIKINTILARI AŞACAKTIR VE TÜRKİYE, AB'NİN TAM ÜYESİ OLACAKTIR."

19 Ocak 2010 Salı

.

















Dört mevsimi doyasıya yaşayan Keşan kar yağışıyla gerçek"Dumansız Hava Sahası"na dönüştü...

*****


Tanrı dünyayı yarattığı zaman gelecekteki ulusların temsilcilerini yanına çağırmış herbirine ikişer erdem vermiş...

İsviçrelilere ;
Düzenlilik ve Yasalara saygı ...

İngilizlere ;
Soğukkanlılık ve asalet ...

Japonlara ;
Çalışkanlık ve Sabır ...

İtalyanlara ;
Neşe ve Romantizm ....

Fransızlara ;
Şarap ve güzel yemekler

Türklere ;
Zeka ve Dürüstlük ve Tayyip sevgisi ....

Meleklerden biri bu dağıtımdan sonra Tanrı'ya sormuş: Gayet hoş olmuş bu uyarlama. Bütün uluslara ikişer erdem verdiniz ama Türklere üç tane?

Evet ama demiş Tanrı, ''sadece ikisini'' kullanabilecekler!

Böylece:

Bir Türk, ''zeki ve Tayyipci'' olduğu zaman dürüst olmayacaktır...

Bir Türk, ''dürüst ve Tayyipci'' olduğu zaman zeki olmayacaktır...

Bir Türk, ''hem zeki hem de dürüst'' olduğu zaman Tayyip'ci olmayacaktır...

11 Ocak 2010 Pazartesi

"Yamyam Kibri..."


Seni Bu Yamyam Kibrin Bitirecek...

Billboardlardaki resimlerine baktım; güya “kudretli” görünesin diye en çılgın bakışlı fotoğraflarını seçmişler. Kontrolsüz bir adrenalin ile geldiği yeri hazmedemeyişi harmanlayan deli bakışları.

Ne yapsan olmuyor.
Kültürsüzlüğün, görgüsüzlüğün, basitliğin, açlığın her şeyin önüne geçiyor. Sadece çalma, çırpmaya, vebal almaya işleyen kıt aklın bile durup durup sana “Saygı görmüyorsun, sende bir şeyler eksik” diye fısıldıyor. Bu fısıltıyı duydukça iyice kontrolden çıkıyorsun. “Bana saygı duyun, önümde eğilin. Eteklerimi öpün” diye tepiniyorsun ama olmuyor.
Olmuyor işte.

En yakınındakiler bile senin iflah olmaz kifayetsizliğine, insanlıktan çıkmış öfkene, Allah'a şirk koşma noktasına gelmiş kibrine dayanamıyorlar.

En uyanıklar ile kullanım tarihinin tamamen sona gelmesini bekleyenler kaldı sadece çevrende. Bir de bir delinin gölgesi ardında kirli oyunlarını yürütenler.

Boşsun, bomboşsun.
Bir genelev fedaisi kadar ruhsuz ve hoyratsın.
Kabadayılığın da hikâye, dobralığında yalan, “delikanlılığın” da naylon.
Hak, hakkaniyet, adalet, merhamet gibi kavramlar kapından bile geçmemiş.
Alım-satım ustalığından, ticari uyanıklıktan dem vurarak örtmeye çalışıyorsun bu büyük eksikliğin üzerini.

Sahi kimsin sen?

Hep aynı yerden servis edilen üç adet gençlik, çocukluk ve askerlik fotoğrafından başka neden görüntün yok senin?
Hangi okulları bitirdin, kimlerle aynı sıralarda oturdun?
İlkokul öğretmenin kim?
Neden bir kişi bile çıkıp seninle ilgili bir tek anısını anlatmıyor?
Seda Sayan'ın bile mahalle yıllarından bir fotoğraf çıkıp geliyor da, senin geçmişin neden bu kadar sis perdelerinin ardında gizli?
“Olmayan” biri misin yoksa sen; laboratuarda mı imal edildin? Hangi merkezlerde programlandı hastalıklı beynin?

Bütün değerlerden neden bu kadar yoksunsun; en kutsal kavramların içini boşaltmada nasıl bu kadar maharetlisin? Hurafe, iftira, şirret ve cehaletten beslenen dilin; hırstan ve doymamışlıktan ibaret kişiliğin, bir ağaç kovuğundan başka hiçbir şey olmayan fani bedeninle tarihin onurlu sayfalarında yer almaya soyunma cesaretini nereden buldun.

Duyduk ki şimdi de “padişahçılık” oynuyormuşsun. Şah oldun, sıra şahbaz olmaya geldi. Her mevki ve makamı tattın, geriye “padişahlık” kaldı öyle mi?
Senin montaj ürünü kimlik ve bedeninden kuşkusuz bir Fatih, bir Yavuz, bir Kanuni olmaz ama Deli İbrahim-Vahdettin karışımı bir kukla, pekâlâ olabilir. Seni bütün bu defolarınla sahnede tutanların işine fazlasıyla yarar böyle acınası bir bez bebek.

Esiyorsun, gürlüyorsun, tepiniyorsun.
Pazarcı gibi tiz çığlıklar atıyorsun.
Deli bakışlarını devire devire, boyun damarlarını şişire şişire höykürüyorsun.

İyi de sen ne istiyorsun?

Karun oldun. Çocukların ülkedeki simit tablalarından bile haraç alıyor, gudubet karın ipek kumaşlara, paha biçilmez mücevherlere büründü. Şakşakçıların ceylan derisi koltuklarda basen büyütüyor. Bu kadarı da olmaz ki diyen kim varsa işinden aşından ettin, zindanlara attın, ailelerini açlığa mahkûm ettin. Gencecik üniversite mezunları işsizlikten intihar ediyor. Doktorlar, öğretmenler, polisler, subaylar açlık sınırında yaşıyor; emekliler pazarlardan sebze artığı topluyor. Şehit katilleri Meclis'te suratımıza çemkiriyor. Sen hâlâ üstündeki pahalı elbiselerin, özel yapım som altın kol saatin, ipek kravatınla karşımıza geçip kusuyorsun da kusuyorsun.

Kime bu kinin?
Nereye doğru gittiğini bir gün olsun düşündün mü? Olmayan vicdanınla bir gün olsun kendine “Acaba biraz ileri mi gidiyorum” diye sordun mu?
İtikadın da yalan biliyoruz.
Ama bir gün olsun “Ya hesap günü varsa” diye endişelendiğin oldu mu?

Evet var.
Hesap günü var.
Ve sanki bu saldırganlığın, bu doymazlığın, tamah etmez azmışlığın, O hesap gününü biraz daha yaklaştırıyor. Artık Allah’ın gözüne batıyorsun birader!
Fazla parazit yapıyorsun, ortalığı hacminden fazla kirletiyorsun. Elde ettiklerinle şükür etmeyi, biraz da başkalarını düşünmeyi başaramadın. Böyle bir kapasiten yok çünkü.

Dünyaya yemeye, içmeye, dışkılamaya, kin ve nefret aşılamaya gelmişlerdensin. Üste bir de kibir yapıyorsun, işte bu hiç çekilmiyor...

Senin sonunu da bu yamyam kibrin getirecek…

Fatma Sibel YÜKSEK / Kent Gazetesi

21 Aralık 2009 Pazartesi

..."İş yok...Diyenlere...İşbirliğine bakın>>>

SlideClub.com


Bir gün bir Felsefe profesörü, elinde birkaç kutu olduğu halde derse gelir. Ders başladığında, hiçbir şey söylemeden, önüne büyükçe bir Turşu kavanozunu alır ve ağzına kadar tenis TOPLARI ile doldurur ve Öğrencilere kavanozun dolup dolmadığını sorar;
Öğrenciler ittifakla kavanozun dolduğunu ifade ederler,
Profesör önündeki kutulardan bir tanesinden aldığı çakıl taşlarını, çalkalayarak kavanoza döker, çakıl taşları kayarak tenis toplarının aralarındaki boşlukları doldurur ve Öğrencilere tekrar kavanozun dolup dolmadığını sorar, onlar da 'evet' doldu derler,
Profesör bu defa masanın üzerindeki diğer kutuyu eline alır ve içindeki kumu yavaşça kavanoza döker. Kumlar da çakıl taşlarının aralarındaki boşlukları doldurur. Ve Öğrencilere tekrar kavanozun dolup dolmadığını sorar, Öğrenciler de koro halinde 'evet' derler.
Profesör bu sefer masanın altında hazır bekleyen 2 kahveyi alır ve kavanoza boşaltır, fincan Kahve de kumların arasında kalan boşlukları doldurur Öğrenciler gülerler!
Profesör öğrencilerin gülüşünü destekleyerek 'eveet' Diyerek;
Ben 'Bu kavanozun sizin hayatınızı simgelediğini ifade etmeye çalıştım'Der.

"Şöyle ki;
Bu tenis TOPLARI hayatınızdaki önemli şeylerdir; Aileniz, çocuklarınız, sıhhatiniz, arkadaşlarınız ve sizin için önemli olan şeylerdir. Diğer şeyleri kaybetseniz de, bu önemli şeyler kalır ve hayatınızı doldurur.
O çakıl taşları ise daha az önemli olan diğer şeylerdir; İşiniz, eviniz, arabanız vs
Kum ise diğer ufak tefek şeylerdir. "

'Şayet Kavanoza önce kum doldurursanız ...' diye, anlatmaya devam eder;
'çakıl taşlarına ve özellikle de tenis toplarına (yeterli) yer kalmaz. Aynı şey hayatımız için de geçerlidir. Vaktinizi ve Enerjinizi ufak tefek şeylere harcar, israf ederseniz, önemli şeyler için vakit kalmayacaktır.
Dikkatinizi mutluluğunuz için önem arz eden şeylere çevirin;
* Çocuklarınızla oynayın.
* Sağlığınıza dikkat edin.
* Eşinizle yemeğe çıkın.
* Evinizin ihtiyaçlarını karşılayın.
Öncelikle tenis toplarını kavanoza yerleştirin. Öncelikleri, Sıralamayı iyi bilin. Gerisi hep kumdur.
Bu Ara Bir öğrenci sorar;
'Peki, O iki fincan kahve nedir? "
Profesör gülerek:
'Bu soruyu bekliyordum;

Hayatınız ne kadar dolu olursa olsun,
her zaman dostlarınız ve sevdiklerinizle
bir fincan kahve içecek kadar yer vardır.

Mine SEVGİ ÖZER